4 Temmuz 2020 Cumartesi

Beş Kardeş Derneği


Ben baş parmaktım. 

Seni sen yapan şey
Özündür unutma
Çığlık atsan da
Yalnız başına solma.

Bir arayandım. Yıllardır öyleydim. İçgörü için mistiklerin, sanatçıların, psikologların ve filozofların peşine düşmüş; meditasyon öğrenmiş bir spiritüel serseriydim. Epey mesaj çözmüştüm. İyi olan buydu ama hayatımda artık uygulamanın yer etmesi gereken bir noktaya gelmiştim. Orada E ile tanıştım:

E işaret parmağıydı.

Üstüme gece çökmüş
Ama içim ışıl ışıl
Beklerim ta sabaha kadar
Beklerim de
Geceyi değiştiremem
Gecenin gücü beni aşar
Herşey anını bekler

Önce ona aşık oldum. Zirvesi onunla röportaj yaptığım geceydi. Sonra inişler ve çıkışlar geldi. Arkadaş olduk. Onun bir stüdyosu vardı. Oraya devam ediyor, orada meditasyon yapıyor, ruhsallığa dair yeni şeyler öğreniyordum. İlham doluydu. Enerji doluydu. Derinlik doluydu. Onunla yürümek güzeldi. Bazen gerçekten beraber yürüyorduk boğaz kıyısında. Yürürken elimi tutmuyordu arkadaş olduğumuz için ama onu tanıdığım günden beri eleleydik. Bir gün yolda H ile karşılaştık. Tek başına yürüyordu...

H ortaparmaktı.


Yaşam ve ölüm aynı şey aslında

Ve ben tam ikisinin, ikisinin arasında

Sorma
Ters giden birşeyler var hayatın akışında
Ve yalnız çıkmak çok güzel portakal yokuşundan


H bir astrologtu. E ile bana inanılmaz yıldız hikayeleri anlattı. Haritalarımıza baktı. Tavsiyeler verdi. Belki özel yaşamında çocuktu ama hayata bakışı bilgeceydi. Gerçekçi bir bilgelikti onunkisi. E de ben de ondan çok şey öğrendik. Onu kendimize danışman seçtik. Arada sırada buluşup sohbet ediyor, H'nin astrolog arkadaşı J'yi de çağırıyor, sessiz sinema oynuyorduk. 

J yüzük parmağıydı.

Herkes kendinden biraz kaçar
Yataklarda aynı iz
Aynalarda aynı yüz
Cebinde yeni bir şey var mı diye
Kalktım sana geldim.

Sessiz sinema oyunlarında J hep benim ortağım olurdu. O da bir astrologtu ama edebiyatla da arası iyiydi. Ben öyküler yazardım. Onun da harika öyküler yazabileceğine inanırdım. Sımsıcak bir dostluğu vardı J'nin ama sivridilinden de korkulurdu. Hayatın içindeki acı dolu sevinci ve sevinç dolu acıyı kucaklamayı bilen olgun bir Persefon'du. Ben de onun gibi olmak istiyordum. O da benim gibi öykü yazmak istiyordu. Bir gün bir ilan gördük. Ö'nün ilanı. Ö bir yazardı ve öykü atölyesi açmıştı. H de yazmak istiyordu ama hayalgücünü serbest bırakamıyordu. Çok kitap okuduğundan mükemmelliyetçiydi. Sorunu da buydu. E içimizde edebi öykü yazmaya en uzak olandı ama o da yaratıcı biriydi. Hep beraber Ö'nün atölyesine yazıldık. 

Ö küçük parmaktı.

Hep küçük şeyler bizi savaştıran
Küçük şeyler bizi barıştıran
Hep küçük şeyler seni sevdiğim
Küçük şeyler seni üzdüğüm
Küçük şeyler hepsi minicik şeyler
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

Ö bir çevrimiçi, bir de yüzyüze atölye açmıştı. Covid 19 sebebiyleydi muhtemelen, yüzyüze atölyesinde sadece biz vardık. Çoğu edebiyat meraklısı çevrimiçi atölyeyi tercih etmişti. Ö derin ve serin bir adamdı. Konusuna çok hakimdi. Bize sadece teknik öğretmedi, duyguları anlamayı da anlattı, hayat dersleri de verdi. Örneğin küçük şeylerden mutlu olmayı ondan öğrendim.

 "Bugün burada biz beş arkadaş, Beş Kardeş Derneğimizi kuruyoruz" demişti kursun ikinci günü. "Derneğimizin üyeleri bundan sonra belli aralıklarla toplanıp birbiriyle hayatı ve yazdıkları öyküleri paylaşacak." "Yazmazsanız gelir beş kardeş" diye de espri yapmıştı.

Biz beşimiz o kursta çok güzel anılar paylaştık. Birbirimizi, hayatı, ölümü, insanı anlamaya çalışıp anlattığımız öyküler yazdık.  Oturup yazdığımız masalarda aynı zamanda şarap içtiğimiz mavi duvarlı sınıfımızda birbirimize o öyküleri okuduk. Bu öykü de onlardan biridir. 

04.07.2020
İstanbul



1 Temmuz 2020 Çarşamba

Bir Tarot Yazısı



0, 3, 12, 21... Joker, İmparatoriçe, Asılan, Dünya... Bunlar benim arketiplerim ve yaşam öykümün her zerresinde izleri var. Bugün onlardan bahsetmeyeceğim. Dileyen sağlıklı bilgi için arketipleri Tarot ve Kahramanın Yolculuğu isimli kitaptan okuyabilir. Tarot tarafı gerçek deneysel bir yazı yazacağım. Başlasın: 

Çalışma masamın üstündeki beş ciltlik  Maurice Nicoll kitaplarıyla bakışıyordum. Yılın başında onları aldığımda ne hevesliydim hem onları okumak için hem de Çalışma yapmak açısından. Sık sık blog yazısı hazırladım Çalışma ile ilgili o dönemde. Hayatımın kadim felsefesini bulduğumu düşünüyordum. İçim çok netti. Sonra zaman içinde içime kök salmış Çalışma fikirleri beni terketmedi ama o heves beni terketti. Geçen hafta Çalışma'nın tamamının insanın kendini gözlemleme yoluyla objektif şuura ulaşması üzerine olup sevgi, inanç ve umuda sıcak bakmakla beraber onları içermediğini öğrenince gözlerimin değerlerinden vazgeçemeyeceğim için Çalışma'dan vazgeçme fikri ilk kez filizlendi içimde. Sonra bugün Tarot'ya sordum; Çalışma ile ilgili ne yapmalıyım diye. "Aşıklar" kartı çıktı. Yani dedi ki bilinçdışım bana-ki o rüyalar yoluyla da bize rehberlik edendir- yürekten bir seçim yapmalısın. Ben de içimi tarttım, bahsettiğim sebeplerden dolayı Çalışma'yı bırakıp hayatımda "Yoga ve Ayurveda" pratiklerine daha çok yer açmaya karar verdim. 

İlişkiler kafamı kurcalıyordu bir de. Onlarla ilgili de soru sordum. İlk sorum, bir çocukla ilgiliydi. Duygularını ifade etmediği için ondan vazgeçmiş, sonra kalbimde hala yeri olduğu için geri dönmüştüm. Kartı çektim. "Onunla sevgili değil, arkadaş ol" dedi. İkinci sorum, kızgın olduğum ve hafif şizoid olduğundan şüphelendiğim eski sevgilimle ilgiydi. "Affet." dedi. Bir kart daha çektim. "İlişkini kes" dedi. İyi niyetliydi ama onunla mutlu olmam çok zordu. Sadece yazılarını okumakla kendimi sınırlandırmaya karar verdim. Üçüncü sorum belalım olan biriyle ilgiliydi. "Geçmişteki davranışlarını hatırla ve ondan uzak dur." dedi. Çok derinde özünde sevgiye aç iyi bir insan olduğunu düşünüyordum ama çok fazla kötülük yapmıştı hayatı boyunca, hala da kötülük yapıyordu. Oysa ben kalbimi sadece iyi insanlara verebilirdim. Kötüleri en fazla anlar ve affederdim. Bu nedenle onunla bir bağ kurmak istemiyordum. Sevgi duyduğum iki kişiyle ilgili ise soru sormadım. Bana yaklaşımları benim de onlara olduğu gibi insancaydı. Üstelik geçtiğimiz Şubat ayında hastaneye yattığımda bana geçmiş olsun diyen insanlardı ve buna vefam çoktu. 

Sonra "hayatımın bu döneminde kişisel gelişimim açısından hayatıma enerjisini katmamın hayırlı olacağı arketip nedir?" diye sordum. "Dünya" çıktı. Sınırlarını bil, sınırlarını çiz, sorumluluk duygunu geliştir, sadakat duygunu geliştir; görev, onur, çalışma, disiplin ve geleneklere önem ver, hayata katıl ve arada da ayaklarını şöyle bir uzat, şükrettiklerinin tadını çıkar" dedi yani. Daha sonra "hayatımın bu döneminde kişisel gelişimim açısından hayatımdan enerjisini çıkarmamın hayırlı olacağı arketip nedir?" diye sordum. "Kılıç Sekizlisi" çıktı. Yani, kendimi kısıtlanmış hissetmek.  

İşte gördüğünüz gibi Tarot panayır falcılığı değil. En az rüyalarımız kadar ve tıpkı rüyalarımız gibi bizimle sembol diliyle konuşan bir sistem. Tek yapmanız gereken yanıtı "evet ve hayır" olmayacak ve yeterince "spesifik" olabildiğiniz sorunuzu sormak ve soruyu kalbinizden geçirmek kartı çekerken. Gerisi yorum ve yorum yapmak için Internette harika kaynaklar var. Ben, Güneş İlhan'ın Tarot Dergisi sitesini, Tarot Ingie ve Individual Tarot sitelerini kullanıyorum. 



24 Haziran 2020 Çarşamba

Dairenin Merkezi


Merkezi betimlemeden önce birkaç yan not:


Dengeli Eril; Eyleme geçen, aktif, motivasyonlu, koruyucu, sonuç odaklı, ihtiyacı olan parayı kazanabilen.


Yıkıcı Eril; İşkolik, kontrolsüzce hızlı hareket eden, paylaşmayı bilmeyen, tenkit eden ve kendisi eleştiriye hiç gelemeyen. Parayı Tanrı yapan, ya da her şeyin ucunu paraya bağlayan.


Dengeli dişil; Olduğu gibi kabul eden, şefkatli, merhametli, yapıcı, sakin, bütünü algılayabilen.


Pasif Dişil; Çok eylemsiz, tembellik boyutu, kendini ifade edemeyen, kendisine zarar veren, çok üzülen, depresif, duygularının içinde kaybolan.

*Bu dört halin hepsini hem kadınlar hem de erkekler deneyimler. Ve yine bu haller cinsel tercihten bağımsızdır. 


Öykü boyunca dinlenen grup: Yok Öyle Kararlı Şeyler


Pasif Dişil 

Senden duydum kirlenmemiş fikirler
Neydim ne oldum özümden, özümden...

Çalışma masasında oturmuş müzik dinliyor. Geçmişi düşünüyor güzel ve huzurlu bir genç kız olduğu günleri. Eski fotoğraflarına bakıyor telefonda. İncecik bir beden, sakin ve derin bakışlar, özgürlük… Üzülüyor mevcut haline. Kocaman göbeğini yokluyor eliyle, yıllardır yazıp yazıp sildiği onca hitap yazısını düşündükçe utanıyor. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyor. Bu uyanamadığı kabusun biteceğinden umudu kesik, kahve yapıyor kendine, bir sigara yakıyor. İçinden başka hiçbir şey yapmak gelmiyor. Kendine hazırladığı rutinin notu masaüstünde, isteksiz bakıyor ona. Dünyanın en zorlu görevi gibi geliyor yaptığı liste. Saat 15.00. Telefonunu alıyor eline. Instagram’a göz atıyor. Eski sevgilisi ona hakaret eden bir mesaj atmış. Okuyor.


Yıkıcı Eril 

Ben aslında sana kızgın değilim
Fena huyum hakareti sever…

Ona “orospu” demiş terkettiği için. Birden sinirleniyor. Seni neden terkettim biliyor musun diye bir mesaj yazmaya başlıyor, sonra sıralıyor eski sevgilisinin ne kadar kötü huyu varsa, arada aşağılayıcı ifadeler kullanıyor. Tüm bunları yazdıktan sonra biraz sakinleyip “orospu diye kendini, değerlerini satana denir, kadını, erkeği olmaz." diyor. Sırf para tatlı geldiği için, ona babalık yapmış, eğitmiş eski patronunu sırtından bıçaklayarak, rakip şirkete geçişini hatırlatıyor. Saat 16.00.


Dengeli Eril 

Karanlık bir gecenin sonsuzluğunda
Cebimde ellerim aklımda senin adın…

Saat 19.00. Tekrar Instagram’a bakıyor. Öğleden sonra geçen mesajlaşmayı siliyor. Böylece hafızasından da silmeyi umarak. Sevdiği adamın bir gönderisini görüyor. Ayağını kırmış, hastaneden fotoğraf paylaşmış. Sakince bir mesaj yazıyor: 

Merhaba Refik, haberini duydum, çok üzüldüm, yapabileceğim bir şey olursa lütfen ara beni, çok geçmiş olsun.

O akşam Zoom’da dersi var. Ders programına göz gezdiriyor. Zoom’u açıyor. Ekranda öğrencisiyle buluşuyor. Bir saat boyunca okuma-anlama çalışması yapıyorlar. Ders bitince dışarı çıkıyor yürümeye, yağmur var, hava toprak kokuyor. Refik’in kokusunu düşünüyor.


Dengeli dişil 

Yarını meçhul bu yolların
Ben sana varıyorum beni sen anla…

Saat 22.00. Eve dönüyor. Masasında bıraktığı telefonuna bakıyor. Refik’ten mesaj gelmiş. Okuyor. Teşekkür etmiş, iyi olduğunu yazmış, iyi geceler dilemiş. İçi ona duyduğu sevgiyle yemyeşil oluyor. Onu ziyaret etmeye ve mevsim kış olduğu için onun için bir atkı örmeye karar veriyor. Yatağının altındaki örgü malzemelerini çıkarıp atkı örüyor ve bitiriyor saat 4.00’e kadar. Sonra uyuyor. Rüyasında Refik’e sarıldığını görüyor. Ertesi gün hastanede Refik’in boynuna ördüğü rengarenk atkıyı takıp sarılıyor da.


Merkez

Hastaneden dönüşte, otobüste, bir kendini hatırlama anı yaşıyor. Sık sık yaptığı gibi dikkatini ikiye ayırma egzersizi yaparken oluyor bu. Otobüsün camından dışarı bakarken, aynı anda sokağa ve sokağı izleyen kendisine veriyor dikkatini ve sırasıyla sokağı, bedenini, duygularını, düşüncelerini, otobüsün içini tüm canlılığı ile deneyimleyip müthiş dingin hissediyor. Sıkışan trafikte şoförün ısrarlı bir şekilde kornaya basmaya başlamasıyla yitiriyor bu hali. Eve dönünce masaüstündeki rutini uygulamaya karar veriyor. Eve gidiyor. Refik’in renkli bir resmini yazıcıdan alıp panosuna asıyor. Baharatlı sıcak su içiyor. Meditasyon yapıyor. Meditasyon sırasında bir kendini hatırlama anı daha yaşıyor. Bunu farketmenin kıvancıyla gülümsediği anda o hali yitiriyor.

24.06.2020
İstanbul





17 Haziran 2020 Çarşamba

Dünya ve 2020


Dünyayı kurtarmaya çalışıyorum diye benimle dalga geçenler oldu. Onlara yukarıdaki alıntıyı hediye ediyorum. Öte yandan biliyorum, insanların büyük çoğunluğu göksel etkilerle hareket eden makineler. Hatta bir kısmının ruhu yok ve bir kısmı da psikopat ve vicdandan yoksun. Dolayısıyla herşey varit oluyor, herşey olacak olduğu için oluyor. Ve ben daha kendi hayatımı bir rutine oturtmakta başarısızım. Benim gibi daha kendini değiştirememiş nice insan dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Oysa çaba iki yönde olmalı çünkü rağmen yapmak diye bir şey var:

 Roger Garaudy hurafe ve cahillikle yaşanan değil, gerçek islamı kendini bir Don Kişot olarak kabul edip dünyanın sorunlarına çare olarak gördüğünde bence doğru yoldaydı ama ben dinci değilim. Benim dinim bu: https://www.youtube.com/watch?v=rdgN7WRIFAw O da dinci değildi. Kitaplarını okursanız anlarsınız. İdeoloji davası yoktu. Dini eylem olarak görüyordu. Eylem adamıydı. Atatürk, Türkiye'yi kurup ilke ve inkilaplarıyla, başlattıklarıyla, bitirdikleriyle doğru bir şey yapmıştı ve bugün FETÖ denilen CIA uzantılı örgüt Türkiye'nin bağımsızlığına ve güçlü bir ülke olmasına engel olmak için çalıştığından tepkiliyim ama ben milliyetçi de değilim. Benim milliyetçiliğim bu: https://mavurenezo.blogspot.com/2020/01/anadolu-misyonu_28.html
Atatürk de milliyetçi değildi. Ülkesinin çıkarları gereği en akılcı adımları attı sadece. Hataları da vardı. İdeoloji davası yoktu. Eylem adamıydı. 

Corona geldi 2020'de dünyaya. İnsanlık genel bir travma geçirdi ve birileri şunu dediler: 


Ya 2020 iptal edilmese?
Ya 2020 beklediğimiz yılsa?
O kadar rahatsız edici, acı dolu, korkunç ve ham bir yıl ki sonunda bizi büyümeye zorluyor.
Çığlık atan bir yıl, cahil ataletimizden bizi uyandıran bir yıl.
Sonunda değişim gerekliliğini kabul ettiğimiz bir yıl.
Ve sonunda birbirimizle didişeceğimize biraraya geldiğimiz bir yıl.
2020 iptal edilmemeli çünkü önemli bir yıl.


Hızla normale döndük, ileri bakmayı unuttuk. Kapitalist bir sistem var dünyada. Bir sömürü düzeni ve parçalanmışlığımızla, tembelliğimizle, eylem insanı olmayışımızla, alışkanlıklarımızı ve tercihlerimizi sorgulamayışımızla bu sistemi biz besliyoruz. Beslemezsek bu kadar can almaz, bu kadar can yakmaz. Değişir ve ileri gideriz.
Son sözüm de alıntı olsun: 



Not: İlgili kitaplar:



10 Haziran 2020 Çarşamba

Salınım


İnsanın istikrarsız davrandığı her hayat alanı ve her hayat konusu onun öğrenmesi gereken önemli şeyleri içeriyor. Misal, bir ilişki... Gitmek ya da kalmak arasında bocalıyorsunuz.  Negatif ya da pozitif... Ya da bir rutin katmak hayatınıza, bir yapmaya karar veriyor, bir bırakıyorsunuz. Pozitif ya da negatif... Eninde sonunda ya gidiyor, ya kalıyor, ya hayatınıza dahil ediyor ya da hayatınızdan çıkarıyor dengeye kavuşuyorsunuz. Nötr ya da nötre yakın.... Benzer şekilde, bir konuya öfkeleniyorsunuz, ağzınıza geleni söylüyorsunuz. Negatife meylediyorsunuz. Sonra bu tadınızı çok bozuyor, dengeye geliyorsunuz. Her öfkede yine negatif, sonra yine denge, sonra pozitif, yine negatif, yine denge, sonra pozitif, negatif, denge, sonra pozitif, negatif, denge ve arada pozitif derken ya öfkeniz tükeniyor ya konu. Hiçbir şey değişmeden kalmıyor. Bu dualitenin kanunu ve bu değer farklanması. Sonunda eşiği geçersen öğrendiğin Öz bilgi oluyor ve ruhun tekamülüne hizmet ediyor. Öğrenemezsen ölmeden önce, bir sonraki yaşamında seni ya da genlerini almış çocuklarında onları anafikri aynı hikayeler bekler.

İşte ben de anladım ki bir adamdan gitmeye karar vermeliyim, namaz konusundaki suçluluk duygumu bırakmalı ve meditasyona güvenmeli, rutin haline getirmeliyim; öfke duyduğum şu sınır çiğneme konusunda, durumun değiştirelemezliğini kabul etmeli, ya içimi açmamalı ya da içimi açacaksam da dost olmayan gözlere aldırmamayı öğrenmeliyim. Tüm bunlar için yaşadığım ve yaşayacağım salınımlara benden izin ama doludizgin izin yok, atları (duyguları) süren sürücü (zihin) dizginleri hala tutuyor...

İnsanlara hakaret olarak dengesiz diyenlerin iç ve dış gözlem yapma yeteneklerinin sınırlı olduğunu düşünüyorum. Hayatın özünde var dengesizlik, dengede görünenler ya da gerçekten dengede olanlar var yine de. Birinci grup ketumlar, içlerini Allah bilir, ikinci grup ise yaşanmışlığı çok olanlar ve denge, dengesiz bir yolda uzun süre salınmakla geliyor.

Salına salına sana geliyorum Allah'ım...

Bıçak, Zırh ve Turnusol Kağıdı


Bazı gözlemlerde içinize sinmeyen bir şey vardır... Mesela ben kadınları her koşulda haklı gören sitemli sözleri olan bir kişisel gelişimciyi biraz öyle okuyordum ne zaman bir sözü karşıma çıksa. Sitem hep yüzümü ekşitir çünkü. Kendini haklı görmekse uykuda olmak zaten. Baktım dün şuna yakın bir şey demiş: "Dürüst ve güçlü kadınlar ilişkilerinde oyun oynamazlar, tüm zayıflıklarını karşılarındaki erkeğin ellerine bir bıçak gibi verirler ve şöyle düşünürler, eğer bir hainse yakında anlarım böylece, bakalım güçsüzlüğümde bana güç mü olacak, sırtımdaki bıçak mı diye düşünürler. Genelde karşılarına çıkan dürüst ve güçlü biri olmadığından da kaybederler..."

Ben de pek oyun oynayanlardan değildim. Yok, gizem, yok, strateji, anladığım ya da sıcak baktığım şeyler değildi aşık olduğumda. Kalbimi olduğu gibi ortaya serenlerdendim. Şimdi bu beni dürüst ve güçlü mü yapıyordu? Bence evet ama sadece başka türlü davranmayı bilmediğim için. Hain mi anlayayım gibi düşüncelerle değil ama şu bir gerçekti sadece kadın erkek ilişkilerinde değil her ilişkide eğer bir zaafınızı anlatıyor, bir sırrınızı veriyor ve karşınızdaki bunu size karşı kullanmıyor ya da böyle yaptınız diye size tepeden bakmıyorsa o insanla güzel bir ilişkiniz oluyordu. Güven duyabilirdiniz ona. Bununla birlikte, ilişki sadece bu dinamikle yürümemeliydi, yüzünüzde hüzün zayıflığınızı paylaştığınız gibi, şen bir kahkahayla kendinizle dalga geçtiğiniz bir anı, kararlı bir ifadeyle bir inancınızı, şefkatli bir ifadeyle sıcak duygularınızı, hafif bir öfkeyle itirazlarınızı da paylaşabilmeliydiniz. Hem incinebilir hem de güçlü olmak gerçek bir insan yapıyordu kişiyi. Özellikle de ilişkilerin sıklıkla menfaate dayandığı, yüzeysellikten muzdarip olduğu bir sosyal çağda eşsiz bir çiçekti gerçek olmak. Peki, hem incinebilir hem de güçlü olmanın püf noktası neydi? Kendini olduğun gibi ifade ederken kendinle barışık olmak... Kendinle barışık değilsen, o incinebilirlik değil, sefillik oluyordu. İki incinebilir ve güçlü insanın arkadaşlığı da aşkı da sağlam ve güzel oluyordu. Gerçi incinebilir ve güçlü olmak çoğu zaman en fazla bir insanın meylini açıklıyordu. Her zaman incinebilir ve güçlü olamıyordun. Bazen de incinmiş ve güçsüz oluyordu insan.

Sitemli üslubunu sevmemiştim ve gözleminde aklıma yatmayan bir şey vardı ama kişisel gelişimci dolaylı olarak doğru bir şey söylüyordu. Zayıflığını anlatmak karşındakinin eline bıçak vermekti ama çoğu zaman güçlüysen çelik zırhın vardı. Sağlam ve güzel ilişkiler için de iyi bir turnusol kağıdın...

17 Mayıs 2020 Pazar

Bilmece...Bildirmece



Kısa bir süre içime dönmeyi bırakmıştım. Nasıl başlamıştı ilk? İçinde takla attığım bir ayna gördüğüm rüyayla… Rüya bana bembeyaz bir ütopya yazmak yerine çamurla bulaşık karlı bir yola çıkmamı söylemişti. O günlerde bir ütopya yazmaya çalışıyordum, rüyamda ise kendimi bir odada buldum ve pencereye doğru yürüdüm, dışarısı karla kaplıydı, "aaa ne güzel bembeyaz" dediğim anda aslında karlara çamurun bulaştığını görüp "o kadar da beyaz değil" dediğimi hatırlıyorum. Başımı çevirmek istediğimde bir el yumuşak bir hareketle o yöne gitmemi söyledi. Ertesi günlerde ütopya yazmayı bıraktım. Başka şeyler de oldu. Vedik astrolojideki Rahu konumumu keşfettim biraz, batı astrolojisindeki kuzey ay düğümümle paraleldi kendi çözümlememe göre. Dolayısıyla bana tanıdık gelenden biraz uzaklaşıp yabancı olana yöneldim ve girişimciliğe soyundum ama belki de karlı çamurlu yol daha gerçekçi bir roman yazmakla ilgiliydi. Bilmiyorum. Sonuçta yaklaşık bir hafta girişimciliğin yarattığı dalgada yüzerek geçti. Şimdi ise, bu Cumartesi günü akşamı, sokağa çıkma yasağının olduğu bugün yine içimle başbaşayım. Spotify’da bir listem var. Özü ele alan şarkılar ekledim o listeye. Koray Candemir’den “Nefesini Tut” ve “İçini Dök”, MFÖ’den "Allah Allah (Dertliyim)", Yaşar Kurt’tan “Fırt Emin", Yok Öyle Kararlı Şeyler’den “Özümden Çok” ve Zuhal Olcay'dan "Derinde" var listede. İşte o şarkıları dinliyor ve yazıyordum. İçim… Nasıl bugünlerde? Kendimi dış dünyaya çok kaptırmıştım son günlerde ve yorulduğumu hissediyordum. Rüyalarım bile bağımsız filmler gibiydi… Oldukça ilginç ve hareketli… Yenilerde ise Stüdyo Canlı'da bir rüya dersine katılmıştım ve orada üç tip rüya olduğunu öğrendim. İlki bizi birileri ya da birşeylerin kovaladığı rüyalar, hayatta hangi sorumluluğu üstlenmediğimizi gösteriyorlardı, eskiden çok görürdüm onlardan, beni hep siyah bir köpeğin kovaladığı animus rüyaları, artık eril tarafım daha güçlü olduğundan görmüyordum; ikincisi bir yere yetişmeye çalıştığımız rüyalar, neyin peşinden boşu boşuna koştuğumuzu, ne elde etmeye çalışmak için aşırı efor sarfettiğimizi gösteriyorlardı ve üçüncüsü farkındalıklı rehber rüyalar… Bu rüyalarda ise rüya gördüğümüzün farkında oluyor, rüya karakterlerine soru sorabiliyorduk. Bir de ayrı olarak bilinçaltı rüyaları vardı. O günlerde nelerle ilgiliysek onların bir çorbasını görüyorduk. Bana dün rüyamda ökse otu gibi olduğum söylendi, masallara aitmişim. Rüya gördüğümün farkındaydım, bir rehber rüyaydı ama soru soramadım. Sabahtan beri anlamını düşünüyorum. Gün içinde yaşadıklarımla tarttım olmadı, geçmişi düşündüm biraz oldu ama belki de gelecekle ilgilidir. Ökse otunu araştırdığım kadarıyla cadıların büyü yapımında kullandığı, halkın çeşitli hastalıklara iyi geldiğine inanarak topladıkları bir ot. Masallarda da geçiyor. 


Bunun dışında Çalışma’nın hayatım için en önemli şey olduğu duygusunu kaybettim. Yerini sağlıklı ve dengeli bir yaşam isteği aldı. Çalışma’nın ulaştırmaya çalıştığı "kendini hatırlama" idealinden kopmuş değilim ama Çalışma’dan uzaklaştım. Çalışma'nın gözümdeki değeri aynı, yöntemlerini hala şahane buluyorum ama tam uygulayamıyorum diye kendime işkence etmeyi bıraktım. Bu bana kendime normal insan olma müsaadesi vermek gibi geliyor. Biraz gevşedim. Eskiden tedirgin hissederdim kendimi, "dünyada hapis hayatındayım, kaçmak lazım" fikriyle. İki sandalye arasında olduğumu düşündüğüm günlerden bazılarında Öz değil de Kişilik olmaktan duyduğum utanç krize dönüşürdü. İşte o kriz duygusunu uzun zamandır yaşamıyorum. Kötü mü iyi mi karar veremiyorum. “Kendini hatırlama” çalışmanın özü, "mindfulness"ın da. Ondan kopmadığım sürece sorun yok bence.  Byron Katie'nin de "olanı sev" felsefesi vardı ve "somuta bakmak, objektif olmak, her koşulda şükür duymak ve hikayelere inanmamak"tı. Bir süre kafamı karıştırdı bu durum bir bilmece gibi çünkü "mindfulness" sezgiyi reddediyor gibiydi. Carl G. Jung ise duyumsama, sezgi, duygu ve düşünceyi bütünleyerek dengeli bir kişilik ve yaşam oluşturmayı öneriyor. Bence çözüm bir sitede Jung'un bireyselleşme teorisiyle ilgili bulduğum aşamaları geçip beşinci aşamaya gelmekte, bunu dört unsuru dengeleyerek yapmakta ve bu arada kalabildiğin kadar anda kalmakta, en azından benim bundan sonra idealim bu olacak:

Bireyselleşme sürecinin aşamaları, değişim ihtiyacımızı anlamlandırabilir ve onu daha güvenle yaşamamızı sağlayabilir.

1. Uyum. Bizden beklenene göre davranışlarımızı düzenleyerek güven duygusunu elde etmeyi öğrendiğimiz çocukluğumuz ve yetişkin hayatımızın ilk zamanlarına karşılık gelir. Bu eğilim, varlığımızın bütününü yansıtmayan bir karakteri benimsememize neden olur.

2. Farkındalık. Yaşla beraber bu karakter bizi sıkmaya başlar. Yolda kaybolduğumuz, bazen kendimizi aldattığımız veya sahte olduğumuz hissine kapılırız. Carl Gustav Jung’un, içimizde daha uyanmamış ve henüz olmayı seçmediğimiz, “gölgemiz” diye isimlendirdiği kısım nostalji dalgalarıyla kendini hatırlar.

3. Yüzleşme. Şüphe zamanı gelmiştir. Her şeyi sorgulamaya varabilecek kadar varlığımızın temellerini yeniden değerlendirmeye başlarız. Yasa benzeyen bir hüzün yaşarız. Kaybolan gençliğimize ağladığımızı düşünürüz, aslında yaşadığımız karakterin yasını tutarız. Çatlaklar oluşur, iyi ve kötü yönleriyle bastırılanlar yüzeye çıkmaya başlar. Kızgınlık ve raydan çıkmalarla randevumuz vardır.

4. Bütünleşme. Belirsizlik ve karışıklık dağılmaya başlar. Aşamalı düzenlemeler tutarlılık doğrultusundadır. Onay arayışı artık kendine ihanet etmeme arzusuna dönüşür. Önceliklerimizi yeniden düzenlemeyi, potansiyelimizi ifade etmenin bir yolunu bulmayı seçebildiğimiz andır. Bu pozitif dönüşümlere ilişkisel acılar eşlik eder.

5. Bireyselleşme. Kişinin kendisi hakkında daha iyi bilgiye sahip olduğu, tam bir birey haline geldiği andır. Artılarımızı ve eksilerimizi, çelişkili arzularımızı, içsel çatışmalarımızı daha esnek bir şekilde kabul ettiğimiz bir dönemdir. Böylece bütünleşmeye erişiriz. Bu, kendimizi birey olarak görme kapasitemizin yanı sıra diğer canlılara ve bütün evrene bağlı, insan topluluğunun bir üyesi olarak kendimizi değerlendirmemiz anlamına gelir.

20'li yaşlarım 2. aşama gibiydi. 30'larım 3, 40'larım 4 sanırım ömrüm vefa ederse 50'lerimde 5'e ulaşırım. Karlı çamurlu yolun ise 9 yıllık bir döngüyü son yaşgünümde tamamlayıp bu sene 1 rakamının hakim olduğu yeni bir döngüye başlamakla bir şekilde ilgili olduğunu düşünüyorum ama bu eğitim sektöründeki girişimciliğim mi yoksa yeni bir roman yazma çabası mı olacak ya da yazarlıkta ve bestecilikte başka bir durum veya hepsi mi zaman gösterecek. Belirsizlik güzel şu an : )

Alıntı: http://www.psychologies.com.tr/carl-gustav-junga-gore-ozgur-ve-sorumlu-bir-birey-olmanin-bes-yolu/





5 Mayıs 2020 Salı

Yansıtmalar



Nokta koyamıyorum yazmaya, içim anlatmak da anlatmak, anlattıkça anlatmak, kim okuyor, kim okumuyor dert etmeden, evrende bir ben kalmışım ve yalnızlığımı gideriyor gibi yazmak da yazmak istiyor. Kendime dair karamsar tablolar çiziyorum ama bir yandan ayaklarım sürekli olmayan bir müziğe tempo tutuyor neşeli neşeli, biliyorum bunun teknik sebebini. 6. evde Mars, yöneticisi Satürn Aslan'da(neşe) 12. evde (ayaklar) ve kendimi dört hatta daha fazla farklı yolun kesiştiği bir kavşakta, insanların tam ortasında duran trafik polisi gibi hissediyorum, bu yazmalar düdük çalmak, tamamen aklıma ilk gelen izlenimlerime göre yazıyorum, bu iç dünyamı daha iyi yansıtıyor olacak:

1) Hey, duygular gibi isimlendirilmeden, sinema ya da şiir ya da bir tablo gibi büyülü kalması gereken şeyleri o büyülü haliyle korumaya çalışan sanatçı ve hey sen, genel olsa da insanlara fikir versin, ışık tutsun da hayatın girdaplarına karşı uyanık olsunlar diye yıldızları yorumlayanlar düşman değilsiniz ki siz. Biriniz filmin kendisine yani büyüye, diğeriniz metre metre kayıtlara, büyülü fenere dair. Siz birbirinizden ayrı değilsiniz. Birinizin ilhamı yıldızlardan, yüreklere dokunursunuz; diğerinin sezgisi denklemlere çalışır, hayatı okutursunuz. Siz benim yansıtmalarımsınız. Ben yansıtmamı geri çekip bütünlesem ya ikinizi içimde! 

2) Merhaba, siyasetten bağımsız; geleneklere bağlı, belki biraz katı ve önyargılı, daha çok nefti ve kahverengi ama muhafazakarlıklarıyla toplumun köklerinden kopmasını engelleyen, bu anlamda bir denge unsuru olan insanlar ve merhaba modern hayatları ve bakış açılarıyla belki biraz havai ve kuraldışı, kutudışı ama yepyeni icatlar, sesler, dokular sunan, renkleriyle dünyayı şenlendirenler; bilmez misiniz tahtıravallidesiniz, biriniz inse yerinden diğeri öksüz kalır yerinde, oysa birlik halinde uyumla çalışırken çözülmüş zor bir matematik problemisiniz. Birbirinizin içinde kendilerinize ait şeyler var. Mesela biriniz diğerini bilimden uzak olmakla suçluyor ama öteki de ilimden uzak ya da biriniz diğerini dogmacı buluyor bir konuda, diğeri de başka konuda öyle ve herkes kendi kutsalını korumak anlamında saldırgan. Oysa o saldırganlığınız dünya hayatına dair en kutsal şey olan barışa engel. Siz benim yansıtmalarımsınız. Ben yansıtmamı geri çekip bütünlesem ya sizi içimde! Belki dünya adlı vücudun bir kısmı iyileşir...

3) Merhaba siyasetçi ve hikaye anlatıcı...En ideal halinizde biriniz birlik ve düzeni korur, halka hizmet eder, ülkeyi geliştirir, ülkenin çıkarlarını korur, insanlara güven verir; diğeriniz ülke için tehdit olabilecek olsalar dahi ezilenleri ve azınlıkları korumaya çalışır çünkü idealler ve duygularla hareket eder, bazen de insan faktörünü unutur, tüm insanların aynı temel sorunları olduğundan bahseder ayrıca, yanlışlıkları siyasetçinin yüzüne vurur, siyasetçi gerçekçiliğiyle baskın gelir, eğer kendi menfaatini ülkesininkinden üstün tutmuyorsa ve hikaye anlatıcı da vicdanıyla baskın gelir, eğer ülkesinin hayrı dışında bir menfaat için bunu yapmıyorsa ama genel olarak onlar birbirlerinin dengeleyicisi ve denetleyicisidirler. Yeri gelir ayrı düşerler fikirde, yeri gelir ortak bir değer için mücadele ederler birlikte kendi kulvarlarında. İçimde ideal halinizle ikinizden de var. Yansıtmalarımı geri çeksem de bütünlesem ya ben kendimi içimde!

4)Merhaba hikaye anlatıcı ve yıldız yorumlayıcı, biriniz kelime oyunlarında kendini geliştirmiştir bundan hoşlanır, imgelerle, resimlerle düşünmekten, farklı karakterlerin yerine kendini koymaktan ya da kendini bir hikayede gizlemekten zevk alır, insanları anlattıklarıyla sürükler, bundan haz duyar; diğeri ise gökyüzünün yansıması olan hayatın ve hayatın yansıması olan gökyüzünün diline aşinadır, işaretlerden kurgular yaratır, tutumlar, davranışlar dile getirir, hayata dair dersler çıkarır. İçimde ikinizden de var, yansıtmalarımdan kurtulup da bütünlesem ya ben kendimi içimde!

İşte denklemlerimden biri, bu benim dört bilinenli büyük denklemim... Doğum haritamdaki büyük karem belki de.

*Gecenin bu saatinde çoğu insan kaç yaşında olursa olsun uykuda olduğu için çocuklar gibi masum, bense ayakta olduğum için baba, insan kah muamma, kah dert, kah merhem ama hayat kısa, insan ölümlü... onca dert yandım, kafa da patlattım, kendimce problem çözdüm, biraz da çenem düştü delirdim ama gece boyunca gözümün önünden geçip gidenler arasında en çok hastane yatağında hasta yatan ve çaresiz gözlerle bakan bir bebeğin ifadesi ve benimse tüm katmerli sağlık sorunlarıma rağmen yine de o kadar acil bir durum yaşamayan halimle kendimle ilgili bir şeyleri dert edişimin gereksizliğine uyanışım kaldı.

*Ve bu arada tek bir yazıyı farklı farklı gün ve saatlerde yazıp da okuyunca içimde konuşup yazıya dökülen birbirinden farklı seslerin nasıl da kendi bütünlenmemiş iç dünyama ayna olduğunu görüyorum. Dileyenlere bu yöntemi tavsiye ederim. Bu yazıyı ciddiye alıp kafalarını karışmalarını tavsiye etmem. Bilincimde salt iç dökümü, hesapsız, kitapsız, daha doğrusu yazmak esnasında öyle, bitince Tarot'a bakıyorum, bana rehber olsun diye.

2-3 yıl önce, İstanbul

1 Mayıs 2020 Cuma

Ütopyanın Sesleri



Kolay seviyordum ve kolay güveniyordum ama güvenim sarsılınca zihnim tam on adet kılıcını o hislere saplayıp hayatıma bakıyordum hep. Bunu yazınca komik geliyor : ) Hayat… Sabah kalk, limonlu su iç. Meditasyon yap. Kahvaltı yap. İlacını iç. Dans et. Sonrası alınmamış uykuların telafisi, belki biraz anneme yardım, biraz ortalığı topla, yemek yap gibi, sosyal medyada ilham verici bir şey ara, merak gider, kitap oku, yazı yaz, şiir yaz gibi gibi… Hayat zaten buydu, karantina ile birlikte iyice bu olmuştu. İşte yine de hayatıma bakıyordum. 

Sonra bir gün sosyal medyada bir profile baktım. Adı ütopyanınsesleri idi profilin. Beyaz bir fondu resmi. İdeal bir toplum, ideal bir iş, ideal bir ilişki, ideal bir benlik, ideal, ideal, hep ideal şeylerden bahseden gönderileri vardı. Hepsi beyaz fon üzerine, uçuk mavi yazılı. Yazıların uçuk maviliğinde toz boyası gibi bir doku vardı. Ben de uzun zamandır bir ütopya yazma düşü kuruyordum. Takip etmeye başladım profili. Orada okumak hem zihnimi açıyor, hem ilham veriyor, hem de iyi hissettiriyordu. 

Bir sabah kalktım. Rutinlerimi gerçekleştirdikten sonra telefonuma baktım. Ütopyanınsesleri hesabından bana mesaj vardı. Şöyle yazıyordu: 

“Mutluluk aklın değil, hayalgücünün idealidir.” Immanuel Kant 

Ne düşünüyorsunuz? 

Sabah sabah zihnimde fikirler uçuşmaya başladı. Hemen cevap yazmak istemedim. Kant’ın felsefesine aşinaydım ama yine de araştırmak istedim sözün ardındaki düşünceyi. Kant, mutluluk peşinde koşmanın beyhudeliğinden bahsediyordu. Ben de cevap olarak şöyle yazdım: 

“Peşinde koştuğum tek şey uçurtmam.” 

Ütopyanınsesleri hesabı bana gülücük emojisi gönderdi bunun üzerine ve beni takip etmeye başladı. 

Aslında uçurtmam falan yoktu. Hatta hayatımda hiç uçurtma uçurmamıştım. Bunun üzerine kendime bir uçurtma yapmaya karar verdim. Evdeki balkonda bulduğum ince tahtaları ve paketleme kağıtlarından yapacağım kolajı kullanacaktım. Bir tam gün boyunca uğraştım ve uçurtmamı yaptım. Niyetim karantinanın bittiği gün onu uçurmaktı. Uçurtmanın üzerine bir alıntı ekledim. Şöyle yazıyordu: 

“İdeal sevgili size kendini sevdirmez sadece, dünyadaki herşeyi ve herkesi sevdirir.” 

Uçurtmamım fotoğrafını çekip ütopyanınsesleri ne gönderdim. 

Bana şöyle yazdı: 

"Patti Smith- Spell" 

Ardından bir fotoğrafını gönderdi. Bir kadındı. Onunla flört ettiğimi mi düşünüp bunu yapma gereği duydu diye düşündüm. Sadece o günlerdeki ruh halimi yansıtıyordum oysa. Kalbim hala kırıkken aşk aramıyordum. Ve bu arada hiçbir yüze çirkin demeyi uygun bulmazdım ama ideal güzellik düşünüldüğünde kusurlarla dolu bir yüzü vardı ve tekerlekli sandalyede oturuyordu. 

Şarkıyı dinledim ve ona şöyle yazdım: 

"Kutsal bir konuşma oldu. Seni sevdim kutsal güzellik." 

O günden sonra arkadaş olduk. Skype'ta konuşmaya başladık. Arada mesajlaşıyorduk da. Adı Güven'di. Güven Özarslan. Ona başımdan geçen bir dolu tuhaf şeyi anlattım. Bana şahane akıllar verdi, şahane bakış açıları sundu. Bunları yaparken kendi hatalarından ve çıkardığı derslerden örnek veriyordu hep. Hiç üstünlük taslamıyordu. Beni sevdiğini bana ve hislerime gösterdiği saygı ve özen sayesinde hissediyordum. Üstelik beni hayatına kabul etmiş, benimle gündelik dertlerini, zihninin en derin sorgulamalarını ve yaşama tutkusunu paylaşıyordu. Şanslı hissediyordum hayatımda olduğu için. Bilgisayarımın sürekli hacklendiğini, dolayısıyla konuştuklarımızın ikimiz arasında kalmadığını söylediğimde, "Beni izlemesini umursadığım tek kişi Tanrı" demiş, tuvalette çekilmiş yarı çıplak bir fotoğrafını paylaşmıştı benimle. Bunu beni iyileştirmek için yaptığını anlamıştım. İdeal sevgi anlayışımla hack edeni bile değil sadece hak edeni sevmenin önemini kavradım o an. "Güven"di bu duygunun adı. Aynı zamanda ÖZgüvendi. Sevginin ruhuydu (G)(g)üven ve ÖZ(G)(g)üven. Birdenbire bazı kişileri neden idealimdeki gibi sevmeye çalışıp sevemediğimi anladım. ÖZ'üm sevebilirdi, seviyordu da ama ben dış dünyaya açılmakla birlikte ÖZ'ümden kişiliğime meylediyordum ve o dünyeviydi. Sevmek için koşulları vardı ve bu doğal olduğu kadar gerekliydi. ÖZgüven duymak ise sık yapabildiğim bir şeydi ve onun sayesinde sürekli sınırlarımı çiğneyen kişileri kişiliklerinin güzellikleri adına severek ve affederek baş etmeye çalışıyordum durumla ama her zaman yapamıyordum bunu. Koşulları düşününce kendimi istediğim gibi sevemediklerim için affediverdim.  Onların beni istediğim gibi sevememeleri ise onların sorunuydu. Ya bana güvenleri eksikti ya da ÖZgüvenleri. Kabul ediverdim.  Birdenbire sadece Tanrı tarafından izlenmeyi umursamak için bana Tanrı tarafından gönderilen vesileyi ve hayatımın güven vermek ve güven duymakla ilgili önemli dersler içerdiğini anladım. Güven hak edilirdi. Güveni hak etmeliydim. Hak edene güvenmeliydim. Dünya hayatında sevilmek ve sevmek için bu şarttı. Güven sayesinde hayat kitabımın kara kapağında böylesi beyaz yazılar belirmeye başladı. Çalışma da ÖZgüveni ve güvenilir olmayı şart koşmuyor muydu?! Böylece anladım; güven kavramı ve ÖZgüven sayesinde yolumu bulacaktım. Güven sayesinde.

Güven'in bacakları ise geçirdiği bir trafik kazasından sonra tutmaz olmuştu. Eşi ve bir kedisiyle birlikte yaşıyordu. Instagram hesabı ve onlar sayesinde hayata tutunmuş, hayat dolu bir kadındı. Çok yaşanmışlığı vardı. Evi hep dağınıktı, çok dağınıktı. Arada gönderdiği fotoğraflarda gözüme çarpmıştı. Yargılamadığım gibi yaşanmışlığı evde de devam ediyor diye düşünmüştüm. Kendisi de müze gibi mükemmel bir kadın değildi her açıdan zaten ama onunla konuştuğun zaman mükemmellik hissi veriyordu.  Emekli bir İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörüydü. Ütopyalar üzerine uzmandı. Onun sayesinde bir ütopya yazmaya başladım. Adı "Ütopyanın Sesleri" olacaktı romanın. İdeal bir toplumda ideal benlikleri olan iki kişinin ideal arkadaşlığını anlatacaktım. Güveni ve ÖZgüveni anlatan bir mesaj verecek ve beyaz bir büyü olacaktı.

21 Nisan 2020 Salı

Şimdi, Bilgece Gülümseyen Bir Oğlan Çocuğudur



Yaşlı bir adamdır geçmiş... Çok sızlanır ya da çok konuşur. Bazen somurtur. Kurnazdır. Saygın biri olmayı çok önemser. Baktığı şeyler hep eskiyi çağrıştırır. Çok fazla sağlık sorunu vardır ama oradan bilgelik de gelir.


Küçük bir bebektir gelecek... Kendine yetersizdir. Sık sık ağlar. Bazen umutsuzluğa kapılır. Sık acıkır. Acıkır ağlar. Oyun ister ağlar. Sık sık bir şeyler ister. Sevilmeyi çok önemser. Bazen güler. Kahkahalar atar. Bazen çok güler. Ufukta bir şey görmüştür. Baktığı şeyler hep yeniyi çağrıştırır. Yine de yorar insanı ama oradan yenilik gelir. 


Şimdi ise bilgece gülümseyen küçük bir oğlan çocuğudur. Ne sızlanır, ne çok konuşur. Genelde sessizdir. Sağlıklıdır. Saygılıdır. Akıllıdır. Ağlayıp durmaz. Kahkahalar atmaz. Geçmiş sadece gözlerindeki bilgeliktedir. Gelecek ellerinin maharetindedir. Baktığı şeylere sadece bakar ve sever. 

Şimdi
Bu Metinde Kendini Arama
Çoğumuz Hepsi Oluruz
Çocuğun Gözlerine Bak
Kendini Orada Ara
Ve
Bilgece
Gülümse
Küçük
Oğlan

Şimdi, Bilgece Gülümseyen Küçük Bir Kız Çocuğudur


Yaşlı bir kadındır geçmiş... Çok sızlanır ya da çok konuşur. Bazen somurtur. Kurnazdır. Saygın biri olmayı çok önemser. Baktığı şeyler hep eskiyi çağrıştırır.  Çok fazla sağlık sorunu vardır ama oradan bilgelik de gelir.

Küçük bir bebektir gelecek... Kendine yetersizdir. Sık sık ağlar. Bazen umutsuzluğa kapılır. Sık acıkır. Acıkır ağlar. Oyun ister ağlar.  Sık sık bir şeyler ister. Sevilmeyi çok önemser. Bazen güler. Kahkahalar atar. Bazen çok güler. Ufukta bir şey görmüştür. Baktığı şeyler hep yeniyi çağrıştırır. Yine de yorar insanı ama oradan yenilik gelir. 

Şimdi ise bilgece gülümseyen küçük bir kız çocuğudur. Ne sızlanır, ne çok konuşur. Genelde sessizdir. Sağlıklıdır. Saygılıdır. Akıllıdır. Ağlayıp durmaz. Kahkahalar atmaz. Geçmiş sadece gözlerindeki bilgeliktedir. Gelecek ellerinin maharetindedir. Baktığı şeylere sadece bakar ve sever. 

Şimdi
Bu Metinde Kendini Arama
Çoğumuz Hepsi Oluruz 
Çocuğun Gözlerine Bak
Kendini Orada Ara
Ve
Bilgece
Gülümse
Küçük
Kız

16 Nisan 2020 Perşembe

Balık



Göl kenarında balık tuttuğum bir günü düşünüyordum. Yanımda abim Kenan vardı. O keman çalıyordu. Hafif ezgiler… Balık tutmak ne konsantrasyon, ne de antreman istiyor. Sadece sabır… Hatta sabır bile sayılmaz. Olmaya bırakabilme becerisi istiyor çünkü balıklar da öyle.

 Bugünlerde dünyayı bir virüs sardı. Evden zorunlu olmadıkça çıkmıyoruz ailecek. Balık tuttuğum günleri bu nedenle anımsamış olmalıyım çünkü o eylem şu an olmaya bırakmama çok yardımcı oluyor. Sanki sabah kalkıyorum-bir sabah rutinim var- sırasıyla meditasyon yapıyorum, ilacımı içiyorum, biraz spor, biraz kitap sonrası meçhul. Evet, sabah kalkıyorum bir karahindibaya üflüyorum, günün gerisi uçuşan zerreleri izlemekle geçiyor gibi. Yavaş veya hızlı, rüzgar nasıl eserse öyle uçuşuyor zaman. 


İşte böyle, öğleden sonra, göl kenarında balık tuttuğum bir günü düşünüyordum. Sonra abim Kenan geldi. Bana fıkra anlatmak istiyormuş. Geçti karşıma. Anlatmaya başladı: 


"Bektaşi'nin biri her gün kasabada "Her şey Allah'tan, Her şey Allah'tan" diye mırıldanarak dolaşır dururmuş. Bir gün kasabanın serseri delikanlılarından biri yine böyle mırıldanarak dolaşmakta olan Bektaşi'ye arkasından sessizce yaklaşmış, ensesine okkalı bir şaplak atmış. Canı fena halde yanan Bektaşi'nin pür hiddet dönüp kendisine ters ters baktığını görünce;

- Öyle ne bakıyorsun baba erenler, hani her şey Allah'tandı, demiş.

- Tabii demiş Bektaşi, her şey Allah'tan da ben hangi haini aracı ettiğine bakıyorum."


Gülümsedim. “Bu Corona da öyle abi” dedim. “Komplocu birilerini aracı etti Allah bence.” 


“Öyle ya da böyle, tevekkül kardeşim” dedi. 


Tevekkül denilince benim aklıma hep balıklar gelirdi. Arizona Dream filminin müziğinden bir sözle: "Bir balık düşünmez çünkü zaten herşeyi bilir.” Akışa bırakmak… Tevekkül, iman en çok balıkların haline edasına yakışan kelimelerdi hayvanlar aleminde. Bense onları avladığım bir günü de anmıştım o gün. Balıkların da komplocusu biz oluyorduk onları yemek için. Allah’ın aracı ettiği hain oluyorduk. Bunları abime anlattım.


“E, bizi de avlayanlar var” dedi. “Katiller mi?” diye sordum. “Hayır, korku enerjimizden beslenen varlıklar” diye cevap verdi. “Bir besin piramidi var, doğanın düzeni böyle ve biz en üstte değiliz” dedi ve bana negatif safı seçmiş uzaylıları anlatmaya koyuldu. “Her zaman sevgide kalırsan korunursun, bu Corona da ziyafet için olabilir” dedi. Hak verdim. Abim salgın başladığından beri tevekkül içindeydi. Önlemlerini alıyordu ama ne bir kere şikayet etmiş, ne de paniğe kapılmıştı. Bense uzayan saçlarımı kestiremiyorum diye bir kere dert edinmiştim süreci. “Abi balık gibi adamsın” dedim ona. “Eyvallah” dedi. Abimi seviyordum, balıkları seviyordum ama balıkları avlıyordum da. Sonra düşündüm balıklar benim düşündüğüm gibi balıklarsa benden razı olmalıydı. Beni düşünceli gören abim ne düşündüğümü sordu. Anlattım muhakememi. “Öyle tabi, helal” dedi. Sonra aniden enseme bir tokat yapıştırdı. Ben ona abi niye diye soran isyan etmiş bakışlarla bakarken de “balık gibi ol” dedi ve odadan çıktı. Arkasından “seni seviyorum hain!” diye bağırdım.

17.04.2020
İstanbul

15 Nisan 2020 Çarşamba

Hatıra Defteri



O yaz dedemin tavuk çiftliğinde kız kardeşimi köpek ısırdı. 14 yaşındaydı. Ben 20 idim. Onu aşıya ben götürdüm. O zamanlar karından vuruluyordu iğne. Neyse ki cesaretliydi. On gün boyunca aşıya gittik. Sonuncu gün aşıdan dönerken takside kardeşim bana döndü ve dedi ki “Levent hatıra defterime yazmayı reddettiği gün canım daha çok acımıştı. Neyse ki ikisi de geçti.” Evet, aşılar bitmişti ama kardeşimin reddedilme acısı ömür boyu onunla kalacaktı muhtemelen. Benim de hayatım boyunca benzer acılarım olacaktı. Herkesin vardı. Daha küçücük bir bebekken acıktığında annenin farketmeyip ya da şımarıklıktan ağladığını düşünüp bulaşık yıkamaya devam ettiği an başlıyordu, babana çok sevdiğin bir oyuncağı göstermek için koştuğunda onun televizyondaki maça aşırı konsantre olduğunu ve seni başından savdığını sezdiğin gün devam ediyordu. İyi ya da kötü çocukluk geçirmek sorunu değiştirmiyor, sadece sıklığını ve şiddetini etkiliyordu ve sonra gelsin Levent’ler, Ahmet’ler, Mehmet’ler, Ayşe’ler, Zeynep’ler…
Şiir dosyamı gönderdiğim yayınevinden e-posta geldiğini haber veren bildirim bilgisayar ekranımda arz-ı endam ettiğinde ışık hızında böyle şeyler düşündüm. Sonra posta ikonuna tıkladım ve e-postayı açtım. Şiirlerimi yayınlamak istiyorlardı. Annem beni kucaklamıştı. Babam benimle kovalamaca oynamıştı o an. Sevincim damağımda hemen şu şiiri yazdım:

Hatıra defterime yazdın
Ben yazdıklarını okurken sen çiçek
Ben yazdım
Annem beni kucakladı
Babam benimle oynadı
Bir kapının tokmağındaydı elim
Kapı açık
İçerisi ışık
Keşke ölmek de böyle olsa dedim.

Sonrası düzeltmeler, anlaşmalar, görüşmeler, imzalar, matbaa, baskı, reklam ve bir gün kitabım elimdeydi. Bebeğim benim... Onu sevgiyle okşadım. Artık 44 yaşındaydım. Şiir yazmanın ilk ilhamın düştüğü anı, şiir yazma süreci, bir yerde ilk yayına koyma anı ve böyle kitaplaşması mutlu ediyordu insanı en çok. Bir de alıntılanması. Gerisi yaşayıp yaşayıp ömür süzmekti, düşünüp düşünüp zihni üzmekti, bakıp bakıp olana bitene gülmekti.
O gün kız kardeşim geldi bize. O içeride ona yaptığım çayla keki yerken, ben arka odada ilk sayfasına anlamlı şeyler yazıp kitabımı imzaladım ve ona hediye ettim. İlk sayfadaki yazıyı okuyup gülümsedi, beni öptü, sonra da tek bir şiirimi bile okumadı. Kitabı çantasına koydu. Şiir sevmiyordu zaten biliyordum ama sonuçta okumayarak onun hatıra defterine yazmamı reddetmişti.
O gittikten sonra düşündüm hayat kabul ve red döngüsünde döner yapılı bir otel kapısıydı. Dönüyorsun, hooop lobidesin, kabul edildin. Dönüyorsun, hoooop ayazda, dışarıda, reddedildin. O halde döner kapı manyağı olmamak için ne yapmalıydı? Okuduğum bir nefes kitabında yazanlar geldi aklıma kendi düşündüklerimden yola çıkarak. Demiştim ya daha bebekken başlıyor bunlar diye… İşte o çocukluk anılarını bütünlemek gerekiyordu. Kitaba göre her yetişkin duygusal alanda aslında çocuktu ve bu içimizdeki çocukla bağ kurup onun o ayırt etme becerisinden yoksun kalbini annenin onu sevdiğine ama o an gerçekten meşgul olduğuna, babanın onu sevdiğine ama o an seninle ilgilenmemek için gerçekten geçerli bir sebebi olduğuna ya da annenin ve babanın seni sevdiğine ama onların da mükemmel olmadıklarına ikna edip içindeki çocuğa ebeveynlik yapmakla geliyordu iyileşme. Böylece kapılardan kurtuluyordun. Her yer açık alan oluyordu sana.
İçimdeki çocukla konuşmayı bir başka güne bıraktım ve şu şiiri yazdım:

Herkesi affet
Kendini affet
Sürekli affet
Hep affet
Asıl böyle olunur güzel
Asıl böyle olunur afet
Herkesi sev
Kendini sev
Sürekli sev
Hep sev
Orasıdır ev
Orasıdır cennet.


Hatıra defterinize bunları yazdım. Sevgilerimle…
                                                                                                                 15.04.2020
                                                                                                                  İstanbul


7 Nisan 2020 Salı

Kırmızı Defter

        


24.01.2007

Günlük tutmayı sevmem ama bu günlük sayılmaz. Bu bir tedavi yöntemi. Yazarak kurtulmaya çalıştığım kötü bir huyum var benim. Bunun bir hastalık olduğunu ilk ne zaman öğrendim hatırlamıyorum. Nasıl başladı? O da silik bir hatıra. En net hatırladığımsa kırmızı bir kalem ve aynı okula gittiğimiz abimin benimle ilgili söylentiyi ilk duyduğunda kalemin rengini alan yüzü.

Bir sürü alaya maruz kalınca okulumuzu değiştirmeye karar vermişti annemle babam. Babam bizi ayrı okullara göndermekten yanaydı, benim yüzümden abimin dersleri etkilensin istemiyordu. Annemse beraber olmamızın daha iyi olacağından emindi, abim beni kırmızı kalemlerden koruyacak bir şövalyeydi onun gözünde.  Günlerce akşam yemekleri sonrasında televizyon karşısında yenen tatlıyı zehir eden bir konu oldu bu. Her akşam çantamın açılıp içinde neler olduğunun kontrol edildiğini farkettim bir süre sonra.

Babamın beni karşısına alıp derdimin ne olduğunu sorduğu anı hiç unutmam. “Derdin ne senin?” diye bağırmadı, öfkeyle üzerime yürümedi.  Daha kötü bir şey yaptı. Ben ne cevap vereceğimin telaşı içinde kekeleme susma arası seslere boğulmuşken yüzünü tiksintiyle buruşturup odadan çıktı.

Ne yapıyorum ben? Babamla mı hesaplaşıyorum, abimi soktuğum durum için kendimce özür mü diliyorum, yoksa kalemimin kuvvetini mi deniyorum? Halbuki yapmam gereken önce adıyla sanıyla sorunu kabul edip, onu yazmak, sonra da bir davranış günlüğü oluşturmak. Önce itiraf, sonra sorunu tanımlayıp, yoketmek olmalıydı amacım. Doktor öyle demişti, hatta örnek bir günlük gösterdi bana. O dürtüye yenik düşmeden önce ne oluyor, o sırada ne oluyor, ne hissediyorum, sonrasında içimde olup biten ne, onu yazmam gerekiyormuş ve durumu değerlendirmem sonra da. Bense oturmuş tarihçe yazıyorum, üstelik okuyucunun merakını taze tutmaya çalışan bir yazar gibi açıkça yazmıyorum sorunun ne olduğunu, sanki kaçıyorum. Bugünlük bu kadar,  değerlendirme de bu, ben kaçıyorum. Bir derdim var ve ben kaçıyorum.

26.01.2007

İçimde yazarak varolan parçamı konuşturmamaya kararlıyım bugün, o yüzden hemen işe girişiyorum. Günlük... Yıllardır iflah olamamış bir kleptomanım ben. İnsanlara farkettirmeden onlara ait küçük ıvır zıvırları cebime atmaktan haz duyuyorum. Stratejiler geliştirdim. Kendimi affetmenin yollarını biliyorum, olası risklerle nasıl başedeceğimi, gerekirse durumu telafi etmenin yollarını…

Ortaokuldayken yaşadıklarım bir amatörün çuvallamalarıydı, lisedeyken bu hazzı doruklara çıkarmanın  inceliklerini keşfettim, şimdi üniversitede okuyorum ve koca kampus benim için bulunmaz bir oyun alanı, sürekli sınıf değiştiriyoruz, bazı dersler amfide, bazı dersleri farklı gruplarla alıyorum. Daha doğru dürüst arkadaşım bile yok. Tüm bunlar bana bir tür görünmezlik sağlıyor. O gereksiz  objeler her an her yerde ve ben artık çok ustayım. Bu cümleyi kleptoman olmayan birinin gözünden bakıp şöyle değiştirmek de mümkün tabi. “O gereksiz şeyleri çaldığını sanıyorsun ama onlar senden çalıyor ve sen usta falan değil hastasın.”

Daha dürüst olmam lazım belki de. Bu cümleyi kleptoman olmayan birinin gözünden bakıp yazmadım aslında. Ben bu cümleyi duydum. Bu cümle, birkaç ay önce suratımda patladı benim.

 Orta 1’de nakille gittiğim okulda tanıştım onunla. Yaptığım her hatanın kılıfını benden önce bulurdu, uğradığım her haksızlıkta vücudunu benimkine siper edip kılıcını çeken dişi bir şövalyeydi. Abimin yerini almıştı ve ben yanımda bir şövalyeyle gezmeye fena alışmaya başladığımı hissettim okulun bittiği yaz. Öğrenci yerleştirme sınavı, yaşadığımız masalın kötü cadısıydı ve bizi süpürgesine alıp farklı şehirlere atabilirdi ama atmadı. Ben ailemin adam olmam yönündeki tüm beklentilerini lise biter bitmez yokederek güzel sanatlarda heykel bölümüne girdim, o ise bir şövalyeye yakışacak  şeyi yaptı, hukuk fakültesini kazandı. Beraber, cehennemi parselleyen avukatlara dair fıkralar okuyup gülüyorduk. Ciddileştiğimiz anlarda onun coşkuyla anlattığı ideallerini dinliyor, senin heykelini dikecekler bir gün ve o heykeli yapan ben olacağım diyordum. Benim idealim de buydu ama daha okullarımız başlayalı bir ay bile olmamışken şövalyemin benden uzaklaşmaya başladığının ilk sinyali geldi.

Özgürlüğümüzü ilan ettiğimiz şehirde keşfe çıkmıştık. Acıkınca, gözümüze bir restoran kestirdik. Yediğimiz makarnanın sosu yanaklarımıza kadar bulaşmıştı çeşitli makarna yeme metodları deneyip eğlenirken. Hesabı ödemek için kasaya gittiğimde, bahşiş kutusunun yanında bir çakmak gördüm. Okul kaydı, yurt bulma telaşı, yeni ve büyük bir şehrin büyüsü derken ihmal ettiğim alışkanlığım o an tüm benliğimi ele geçirdi ve kasadaki adamın garsonlardan birine seslenmek için başını çevirdiği bir anda çakmağı cebime attım. Şövalyem beni dışarda bekliyordu ama yanına döndüğümde domates sosuna bulanmış yüzünde gülücükler açan kızın yerinde bir başkası vardı. Yüzünü sildiği kolonyalı mendilin kokusu hala burnumda, bana verdiği vaazın ise çoğunu hatırlamıyorum. Sonuç olarak bana söylediği şuydu; artık büyümeli ve cebime önemsiz, ufak tefek şeyler de olsa başkalarının ıvır zıvırlarını atmamalıydım.

Ona verecek bir cevabım yoktu, çoğu zaman olduğu gibi haklıydı. Akşamın sonuna doğru yüzündeki ciddiyet çizgileri yumuşamaya başlamıştı ama ben ikinci kez yaşadığım dehşet anının kırmızı çizgilerini hiç silemedim. Birkaç hafta hiçbir şey olmamış gibi etrafımızı saran bir sürü yeni şeye kendimizi kaptırmaya devam ettik ve sanki sözsüz bir anlaşma yapmışız gibi kleptomani konusu bir gün çantamdaki kültablasını farkettiği ana kadar açılmadı. “Sigara bile içmiyorsun!” diye bağırdı önce. “Neden hala…?” sustu ve tamamlamadı sorusunu. Bir zamanlar acemi, şimdiyse usta olduğumu söylediğim aklına gelmiş olmalıydı o anda, bir an için sakinleşmiş görünüp içinde tuttuğu tüm tepkiyi tek cümlede özetledi, hani şu suratımda patlayan.

Tüm bunlar olup biteli üç ay oluyor. Uzunca bir zaman şövalyesiz gezmenin acısını görünmez adam olarak çıkardım. Sonunda bir gece, odadaki herkesin karanlıkta horul horul uyuduğu bir gece, hiç unutamayacağım bir aydınlanma anı yaşadım; bu bir hastalıktı, kimbilir neden beni bulmuştu, işin o tarafını hiç kurcalamayacaktım ama bu hastalıktan kurtulacaktım. Benim için bir tür sünnet olacaktı bu, benliğimin istemediğim bu parçasını kendimden kesip atacak, erkekliğimi ispatlayacaktım.

İçimde yazarak nefes alan parçamı biraz susturmak isteyip her şeyi onun üslubuyla anlattım yine. Kendime verdiğim sözleri tutabildiğim güne kadar ona izin. Aynı anda hem diyet yapıp hem de sigarayı bırakmaya çalışan biri belki anlayabilir beni.


03.02.2007

Daha düzenli yazmalıyım, biliyorum ama geçen hafta vukuatsız ve yorucu geçti. Sınavlarla boğuştum. Atölye çalışmaları da yorucu, ustalaşmanın “u” su bir yana, çıraklığın “ç” sinde bile değilim. Yapıp bozmak ve çok yavaş ilerlemek bazen sabrımı tüketecek gibi geliyor ama küçücük bir ilerleme kaydettiğimde taşlar tüm soğukluğunu yitirip ellerimi alev alev yakmaya başlıyor hemen ve kendimi kaybedip saatlerce çalışıyorum. Tüm enerjimi alan bir şeyler olunca çalma hastalığı gibi bir problemim olduğunu, ondan kurtulmak için defter tuttuğumu nerdeyse unuttum. Galiba bugün başka bir şey yazacak halim de yok.

05.02.2007

Günlük tutmaktan hiç hazzetmeyen ben, günlük tutar oldum sanırım. Az önce yazdıklarımı okudum, resmen günlük tutuyorum. Bir an, başıma gelen bütün kötü şeyler kendimden emin bir şekilde kestirip attığım yargıların, hatta ön yargıların bumerang gibi geri gelip beni bulması mı diye düşünmeye başladım.

08.02.2007

Bugün ikinci kez doktorla görüştüm, sıkıcı ve sığ bir adam, bana herhangi bir internet sitesinden de öğrenebileceğim şeyler anlattı şimdiye dek. Soruları hep klişe. Bu sorunu çözmekte çok kararlı olduğum için psikolojik destek ve tavsiye almalıyım diye düşünmüştüm ama beni şaşırtmayan birinden bir şey öğrenebileceğimi sanmıyorum.


25.02.2007

Günlerdir kendimi tutuyordum ama bugün bir şey çaldım, hem de çakmak, kalem falan değil. Taksi dolmuşta yanımda oturan bir kızın kitabını çaldım.  Kafam karmakarışık şu an. Kızın kitabını çaldım. Farketmedi bile. Telefonda konuşuyordu, bir ara ağzından bir cümle çıktı “aynı anda hem diyet yapıp hem de sigarayı bırakmaya çalışsaydın beni anlardın.” gibi birşey söyledi. Cümleyi duymamla birlikte yüzüne bakmam bir oldu, sonra da çantasının üstündeki kitabı farkettim. Kitabın adı benim için ikinci şoktu. “Bu Kitabı Çalın” . Biri bana emrediyordu sanki, o an ne düşündüm, elimin hafifliği ve çabukluğu nasıl bir anda kendini gösterdi hiçbir fikrim yok. Kozmik bir şaka gibi. Algıda seçicilik yada tesadüfle açıklayamayacak kadar şaşkınım hala. Üstelik kitabın içi yazılarla dolu, öykülerden birini çevirmeye çalışıyordu sanırım. Bir de posta makbuzu çıktı kitabın içinden. Üstündeki adres umarım onundur, kitabı geri götürmek istiyorum. Şimdilik tek umudum bu. O adreste yaşadığından emin olup kargoyla göndermek en iyisi, yüzüne bakamam çünkü.


***************************************************************

Hayatı boyunca kendini hiçbir yere ait hissetmemişti Şağra. Ne zaman birileri “nerelisin” diye sorsa, ters ters bakar, cevap vermezdi. Hikayesini bilen hemen herkes bunu annesini erken yaşta kaybetmesi yüzünden asabi oluşuna ve babasının mesleğinden dolayı sık sık şehir değiştirmesine bağlıyordu ama ona sorarsanız Kanuni zamanında gemiler yapan Türkmen atalarının kanını taşıyordu. Onlar, yörüklüğü bırakıp yerleşik hayata geçmişlerdi ama dörtyüzyirmi yıl sonra dünyaya gelen Şağra, geçer göçer bir yaşamın hayalini kuruyor, çarkın iyi işleyen bir parçası olmasının karşılığında ona her anlamda konfor vaadeden ve etiketlerle insanları tasnif eden sistemden mümkün olduğunca uzak bir yaşam düşlüyordu.

 Dokuz yaşında bir çocukla dul kalan babası bir çocuğa hem annelik hem de babalık yapabilmek için gerekli olan esneklikten uzak bir adamdı. Senelerini kışlada asker yetiştirerek geçirmiş bir subay için tek başına çocuk yetiştirmek zordu. Koca taburu muma çeviren adam, küçük bir çocuk karşısında çaresiz kalıyordu. Böylece ilkokul biter bitmez yatılı okula gönderildi Şağra. İlk zamanlarda kafese konmuş bir kuştan farksızdı. Coğrafya öğretmeni sayesinde o zamanlar sadece İngilizce basımları bulunan “National Geographic” lerle tanışınca sayfalar arasında uçabileceği bir gökyüzüne kavuştu. 

Gezgin bir fotoğrafçı olmaya da o zaman karar verdi, kendi kendini eğitmesi gerekiyordu. Okul devam ederken fotoğrafçılığını geliştirdi. Mezun olur olmaz hayalini kurduğu yolculuğa çıkmaktan, hayatı boyunca yolda olmaktan ve benzersiz fotoğraflar çekmekten başka düşündüğü başka birşey yoktu artık.

Öğleden sonra gireceği sınava yetişmek için soluğu taksi dolmuşta almıştı. Araç, biraz yol almıştı ki telefonu çaldı. Arayan kuzeniydi.

Sesi son haftalarda stresli geliyormuş, babası yeğenini arayıp kızının bir derdi olup olmadığından emin olmak istemiş, yalnız yaşıyor diye endişeleniyormuş, evinin kapısı sağlam değilmiş, neden bir ev arkadaşı bulmuyormuş, herşey yolunda mıymış, kuzen de merak etmiş, neden anlatmıyormuş.

         “ Seni casus… ”  diye kuzenine takıldı Şağra, sonra sigarayı bırakmaya çalıştığını ve geçen kış aldığı pantolonlara sığabilmek için diyet yaptığını, bunun da biraz asabiyet verdiğini, bir durum olmadığını anlattı. O sırada taksi dolmuşta yanında oturan şişman kadının ona bakıp gülümsediğini, diğer yanında bir albinoyu andıracak kadar sarışın, genç bir çocuğun kafasını ona doğru çevirdiğini farketti ama çantasının üstündeki kitabı usulca alır almaz taksiden indiğini farketmedi .  Öğleden  sonra  edebi   çeviri  dersine  gelen   doçent 
“ kitaplarınızı seçtiniz  mi ?” diye sorduğunda, kitabı takside unuttuğunu düşünüp elinin ayasıyla alnına vurdu.

Dersler bitince kapısı sağlam evinin yolunu tuttu. Yalnız yaşamakla ilgili sevmediği tek şey vardı; akşam yemeklerini çoğu zaman yalnız başına yemek. Sorunu, televizyon kısmen çözmüştü.

         Kanalın birinde siyah beyaz bir filme takıldı, yeni başlamıştı. Baş kahraman, genelde sanatçıların uğrak yeri olan bir kafede çalışan şaşkın görünüşlü, Walter’dı. Bir akşam “Sarı Kapı” isimli bu mekanda şiirlerini okuyan şairden aldığı ilhamla evine gidiyor, gizli bir aşk duyduğu Carla’yı etkilemek için onun heykelini yapmaya karar veriyor ama yüzünü ona benzetmeyi bir türlü beceremiyordu. O sırada, ev sahibesinin  kedisinin bir yere sıkıştığını farkediyor ve kediyi kurtarmak isterken ölümüne sebeb oluyordu. Panik içinde ne yapacağını düşünürken hazırladığı kille cesedi kaplamak aklına geliyor, “Ölü Kedi” adını verdiği bu “çalışmayı” ertesi gün kafeye götürünce, heykeli çok başarılı bulan Carla’dan gelen övgülerle kendini bulutlarda buluyordu. Aynı gün, uyuşturucu kullandığından şüphelenen polis memuru akşam evine gelip silahla tehdit ederek itirafa zorlayınca eline geçirdiği tavayla polisin başına vuruyor ve adam ölüyordu. Bu plansız cinayeti de heykele dönüştürüyor ve ertesi gün Carla’ya yeni çalışmasından bahsediyor, adının “ ölü adam” olduğunu söylüyordu. Bunu duyan ve “ölü kedi”nin esrarını çözmüş olan patronu dehşete düşüp Walter’ı ihbar etmek üzereyken bir koleksiyoncu yanına yaklaşıp ilk heykel için yüklü bir para teklif ediyor ve patron da Walter’a daha soyut çalışmalara yönelmesini, eserlerinin sayısını artırıp, sergi açmasını söylüyordu. Bu arada, ikinci heykeli inceleyen Carla, çok çirkin olmakla beraber insanoğlunun kendine acıyışını pek güzel ifade ettiğini söyleyerek hayranlığını ifade ediyordu. Bu sözler, Walter’ın karanlık yönünü büsbütün açığa çıkarıyor ve önce evine uğrayan güzel bir kadının kafasına ağır bir darbe indirerek ilk planlı cinayetini işliyor, sonra da ıssız bir yerde takip ettiği bir adamın kafasını kesip kille kaplayarak eserlerine “Venüs” ve “Bir Büst” ü ekliyor ve ilk sergisini açıyordu. Carla, muhteşem vücutlu kadın heykeline dokunmaktan kendini alamayıp heykeli incelerken, tırnakların ojeli ve gerçek olduğunu farkedince gerçek ortaya çıkıyor ve Walter polislerden kaçıp intihar ediyordu.

         Bu kara komedi sayesinde akşam çabuk geçti, düşünceleri oraya buraya savrulmadan tam da vaktinde uykusu geldi. Güzel bir uyku çekti Şağra.

         Kapı ziline uyandığında duvardaki saat onbiri gösteriyordu. Kapıyı açınca, eşikte sarı ambalaj kağıdına sarılı küçük bir paket buldu.

         Paketin içinde kaybettiği kitap ve kırmızı kaplı bir defter vardı. Okumaya başladı.




                     ....................................................................................




        
         “Şaka olmalı.” diye düşündü. Onu şaşırtan, birinin kitabını çalıp geri getirmesi, bir de yanına günlüğünü iliştirmesi değildi. Bu, olağan bir şey olmasa da, olmayacak şey değildi. Onu şaşırtan insanüstü ve şakacı birinin başının altından çıkmış gibi görünen küçük olaylar dizisi ve detaylardı. Olan biteni tetikleyen bir cümle, sırf adı matrak diye seçtiği kitap, çalmamak için kendine söz vermiş bir kleptomanın burnuna dayar gibi takside o kitapla oturuşu, heykelli film, heykel bölümünde okuyan bu çocuk… Eğer yazdıkları uydurmacadan ibaret değilse onu bulabileceği yerleri ve o albino kafayı görünce hatırlayacağını biliyordu.  Birden irkildi. Önceki gün seyrettiği filmdeki garsonun da fazla sarışın olduğunu anımsadı. Yine de ona yardım etmek isterken yakaladı kendini. Sonra, bunun içindeki merak duygusunun işi olduğuna kanaat getirdi. “Hayır, saçmalama.” diye azarladı içindeki şeytanı. Sağduyusu birazdan ağzının payını verecekti ona ama insan ruhunu kendine savaş alanı olarak seçmiş bu iki şahsiyet arasındaki düello öyle hemen bitmeyecekti.

         “ Herşeyden önce…”diye başladı, sağduyu konuşmaya. “ doğru, alamete benzeyen pek çok şey var bu durumda ama ben hayra alamet hiçbir şey göremiyorum. Hatta bela kokusu alıyorum. Hasta ruhlu biri söz konusu olan… ”

“ Senin bu yaptığın…” diyerek lafını böldü şeytan. “ şekilci düşünmektir, benim burada gördüğüm kafası karışık birinin yardım çağrısı, ayrıca o kadar utangaç ki, bu çağrıyı kendisi yapamayacağı için bilinçaltına havale etmiş. Yapma dostum, farketmedim deme. Ruhları senle benden daha iyi bilen azdır. Öyle hemen bela demek haksızlık olur. Hasta değil, hassas bir ruh söz konusu sadece.”

“ Bunlardan hayır gelmez benden daha iyi bilirsin” dedi sağduyu, “ yakınınsa, uğraş sabrın yettiğince ama durup dururken bulaşanı da aklım almaz. Duygu vampiri olur bunlar, kanını emerler insanın bir yerde, iyiliğini sömürürler. ” diye çürüttü şeytanın hassas ruh tezini.

Bir an duraksadı ama afallamadı şeytan, cevabı geciktirmedi: “ Vampirler mi? Yani en kolay baştan çıkıp, en kolay unutanlar… Neymiş, duygu vampiri… Neyin vampiri olduğu farketmez, onları senden iyi tanırım, bit kadar vicdanları ya olur ya olmaz. Bu çocuk onlardan değil, pişmanlıktan kıvranan ruhu sana da acıklı gelmedi mi? “ diye çıkıştı.

Sağduyu kendinden emin yanıtladı. “ Evet, acıklı ama bilirsin belki bu hikayeyi. Meclisin birinde bilge bir adama sorarlar; şu ötede oturan kişi seni pek sevmezmiş, ne dersin diye. Bilge adam döner, ötedeki adama  bakar, cevap verir, “sanmam, ona zor durumunda yardım etmişliğim yok.”

Gülümsedi şeytan. “ Merhametten maraz doğar demeye getiriyorsun. İyilik yap, denize at  ne oldu? Atasözleri senin uzmanlık alanın, bir açıklaman vardır herhalde.”

         Bütün gün kafasının içini doldurmalarına izin verdikten sonra sonunda “tamam, yeter, kararımı verdim.” diyerek susturdu onları Şağra. “Onu bulup, konuşmak istiyorum. Yardım çağrısı olup olmadığını bilemem, vampir mi, kurt adam mı onu da bilemem, şimdilik görünmez adam diyelim. Sebebi yok, mantıklı bir açıklaması da yok. Onu görüp, konuşacağım.” 

                           
                      ***************************************************** 


“İşte burdayım.” dedi içinden Alkan. Barın dekorunu yıllardır değiştirmediği için tanımadığı sahibine minnettardı. Yıllar sonra buranın havasını soluyup biraz geçmişe uzanmak istemişti. Bilmediği şarkılar çalıyordu ama zararı yoktu. Kaba bir kahkaha ise, ziyaretine geldiği anının görüntüsü için C4 etkisi demekti. Etrafına göz attı. Neşeli turist havasında görünmüyordu kimse. İçkisini yudumlarken sakinliklerinden dolayı müteşekkir olduğu insanlara baktı. Mesainin bitmesini bekleyen barmen dışında herkes geçmişle meşgul gibi geldi ona. Biri ayağa kalktı o anda. Güç bela ayakta durabiliyordu, yine de azimliydi, kapıyı bulup çıkmayı başardı. Gözleriyle onu takip ederken o kapıdan ilk girdiği gün yavaş yavaş zihninde belirmeye başladı, 19’du kendi yaşı, yanında o vardı, sadece kırk küsur gündür tanıdığı, kendine çizebileceği onlarca yol varken, onun peşinden gitmeye karar verince, onu yüzlerce başka yola düşürmüş kişi.

         “delyrin..denalin…diyrnin” derken birden sabrını yitirip zayıflayan sesini duyar gibi oldu. “Adrenalin!” diyormuş meğerse. Hatırlamak bile yüzünü kızartmaya yetti. Hangisi için kendini daha aptal gibi hissedeceğini şaşırmıştı; müzikten başka bir şey duymanın çok zor olduğu sahne önünde sohbet etmeye çalışmaları mı, kaçıncı keredir söyleneni anlamamasını mı, okulu bitirip diyar diyar gezme planlarıyla aklını bozmuş o kıza aşık olmaya başlaması mı? “ Hafta sonu. Kule.Yazdım. Gel. Paraşüt. İyi. Benimle. Gelir. Reçetene.”

Bu kadarcıktı işte, kısacık bir andı geri döndüğü, anlamsızlık ve anlam dolu. Günlerce düşünse bunu yapamazdı, sayfalarca yazsa aynı şey olmazdı. Beş duyunun herhangi biri ise seni oraya götürmek için yeterliydi. “O hikayeyi yazdım da ne oldu ki” dedi kendi kendine. Gerçeğin kötü bir kopyasıydı sadece, gerçeğin taptaze tenine ağır bir makyaj  yapıp hadi sahneye çık demekten ne farkı vardı zaten yazmanın. 

Yeniden 34 oldu yaşı, bardakta kalanı tek seferde bitirip kapıdan çıkarken bir hayal düştü aklına. Barın koyu yeşile boyalı ahşap kapısının iki tokmağı sihirliydi, sağdakiyle ileri, soldakiyle geri sarabiliyordu zamanı. Kendine sordu: “Bu düğmeleri kullanmak için bir kereye mahsus, sadece sana izin var, birini seç”. Geri sarma tuşunu seçti. Bir pencerenin kolunu tüm gücüyle kavrayıp kapadığını hayal etti. Bardan biraz uzaklaşmıştı ki, ilerdeki kaldırımda bir ağacın dibinde yatan bir adam gördü. Kendisi ikinci kadehinden ilk yudumunu alırken yeşil kapıdan zil zurna çıkan adamdı bu. Sabah özenle traş olmuş, saçlarını jöleyle yatıştırmış, takım elbisesini giymiş ama gün ilerlerken bir şey olmuş, kafası bozulmuş, soluğu barda almış gibi görünen adam. Üstündeki parfüm kokusuna nefesindeki alkol kokusu karışmış, dizlerini karnına çekmiş yatıyordu. Sızdığını düşündü önce. Ama o, “hastane” diyip ancak yarı yarıya aralayabildiği gözleriyle bakıp, gömleğindeki kanı gösterdi.

Adı Sencan’dı. Yarası ciddi değildi. Doktor öyle demişti. Sabah evine gidebilirdi. Haber verebileceği bir yakını olup olmadığını sordu Alkan. “ Telefonumu da aldılar, kimsenin numarasını hatırlamıyorum.” dedi Sencan. Teşekkür etti. Hala dili dolanıyordu ve kısa kıvırcık saçları sanki kafası fokurduyormuş gibi hareket ediyordu konuşurken. Başına gelenle sarsılmış gibi görünmüyordu, tek derdi verdiği zahmet gibiydi.  “Size borcum var. “ dedi. Alkan “Yok. “ dedi. “ Beni yoruyorsunuz” diyerek Alkan’ a numarasını yazıp vermesini istedi, birkaç gün içinde uzun bir yolculuğa çıkacağını öğrendi. İki saat kadar süren konuşmanın sonunda Sencan uykuya yenik düşmeden önce “gitmeden görüşelim” dedi. Horlarken hala fokurduyordu kafası.


**************************************************************** 


                                                    
Merhaba Sevgili Sencan,

Sana böyle bir defter vermeme anlam verememiş olabilirsin ama sen sürpriz kahramandın ve sende kalmasını istedim.

Az önce, horlarken kafası fokurduyordu derken seninle dalga geçtiğimi düşünmediğini umarım. Sevimli bir görüntüydü. Başka türlü tasvir edemedim. Zaten yazarken içimde ikinci bir Alkan uyanıp kontrolü ele geçirmiştir hep. İkinci biri. Dr. Jekyl ve Mr. Hide gibi desem fazla siyah beyaz, Clark Kent ve Superman gibi desem fazla iddialı. Herkesin kendine göre yaşadığı bir bölünme duygusu var aslında. Huzursuzluğun lav olup yüzeye çıktığı çatlak orası. Seni önceki akşam o hale getiren de bir yönüyle aynı şey. İkinci biri. Sonuçta, gündüzleri eşinin senden beklediği gibi aklı başında bir adam olarak eğitimine uygun bir işte çalıştığın halde evden ve işten çok uzakta yepyeni ve basit bir yaşam sürmenin gizli hayallerini kurarken kaç kişiydin?

O iki farklı Sencan’ı yapıştırıp tek kişiye dönüştürecek tutkalı bulabilir misin bilmiyorum, tek bildiğim denemeye değer olduğu. Bu yüzden sana ve eşine ayrı ayrı sabır diliyorum. Sıcak bir evi, iyi bir işi, güzel bir eşi olan şanslı bir adamsın sen onun gözünde. Evliliğin, en az şirketteki işin kadar seni robotlaştırdığını, ona duyduğun hisleri ve seni sen yapan şeyleri alıp götürdüğünü, genel kabul görmüş bir mutluluk tarifine göre yaşamını planlamakla hata ettiğini farketmene rağmen iki yüzlü davranıp başkalarını mutlu ederek mutlu olabilirim sandığın için devam ettiğini ama artık gücünün kalmadığını ve bundan kurtulmak için sefalet çekmeye hazır olduğunu anlamasını bekleme. Yine de, gideceksen bunları anlatmadan gitme. En azından o yıkıntının içinde senden sonraki hayatı için armağan edilmiş inciler olduğunu farketme şansı olacaktır. Zaman sizi iyileştirene kadar tozlar içinde göremeyeceği inciler.

Sana Şağra’nın Hindistan’da beni beklediğini söylemiştim biliyorsun. İşin gerçeğini yüzyüzeyken anlatamadım. Aslına bakarsan Şağra’nın nerede olduğunu bilmiyorum. Şu an dünyanın herhangi bir yerinde olabilir, benim yazarak yaptığımı o gezerek yapıyordur. Benden daha az kızıyordur Alkan’a ama bu defteri açıp okuduğu güne geri dönüp yakmak istiyordur belki yine de. Neden dersen, anlatmak zor ama anlatacağım.

Çalma hastalığımla beni kırmadan dalga geçebilen, çok az görüşebilmemize rağmen doğduğum günden beri tanıyormuş kadar yakın hissetiğim tek kişi Şağra oldu hayatım boyunca ve beni iyileştirdi yada onun gözüne girmek için ben kendim başardım bunu bilemiyorum ama yeni sorunlarım baş gösterdi okul bitince. İş bulamadım. O ise bir dergi için fotoğraflar çekerek halinden memnun bir yaşam sürüyordu. Bir gün bir şey denedik. Beraber Türkiye’nin en batı ucundaki antik kente gittik. O fotoğrafları çekti, ben yazıyı yazdım. Orada tanıştığımız, bıçakçılık yapan dedenin anlattıklarını öyküleştirip yazıya ekledim. Bir şekilde beğenildi ve o günden sonra beraber çalışmaya başladık. 

Bir süre sonra evlendik ve evliliğimizin beşinci yılında Şağra hamile kaldı. Bana ilk söylediğinde yüzüm bulutlanmış, onun dediğine bakılırsa. Haklıydı muhtemelen çünkü seçtiğimiz yaşamda bir bebeğe nasıl yer açacağız diye düşünmüştüm ama o gereken tüm soruları sormuş ve cevaplamıştı. Gezmeye birkaç yıl ara verip farklı işler yapmak bize iyi gelecekti, bir süre sonra bebeği de alıp kaldığımız yerden devam edebilirdik, hapishane gibi bir okula göndermek yerine biz eğitecektik onu, tarih ve coğrafyayı gezerek, Türkçeyi bizden, yabancı dilleri tanıştığı insanlardan öğrenecekti. Sınavlara dışardan girip okulu bitirebilirdi ve günün birinde dilerse üniversite okur, isterse yerleşik bir yaşam seçer, isterse aile geleneğini sürdürürdü. Çok şanslı bir çocuk olacaktı. Şağra’nın coşkusuna ortak olmamam mümkün değildi, endişelerimi kendime sakladım ve onu beni ikna etmek zorunda bırakmadım.

Kızımız doğduğunda o dünyaya gelsin diye vazgeçtiğimiz ne varsa unutmuştuk bile. Mutlu bir anne goril gibi hissettiğini söylüyordu Şağra. Bense kuzey ışıklarını ilk kez gördüğümde ne hissettiysem onu hissettim, dünyanın sandığımdan bambaşka olduğunu. İstanbul da bambaşkaydı artık, şehrin isminin kulağımdaki tınlayışı bile değişti. Bebeğimizin adını ise Şağra seçti ve kulağına şöyle fısıldadı: “Nerede doğduğunu, köklerinin nerede olduğunu asla unutma ama sen herşeyden önce bir dünyalısın, senin adın Keyhan. Hoşgeldin, Keyhan.”

Böylece bizim için dünya değişti. O sene, başka işler bulup çalıştık ve bir süre öyle devam etti. Keyhan üç yaşına geldiğinde yavaş yavaş eski göçebe yaşama dönmeye hazırlanıyor, onu da yanımıza alıp kısa yolculuklar yapıyorduk. Yolu anne babasına zehir eden çocuklardan değildi. Hatta tam aksine,her zamankinden daha neşeli, daha huzurlu olduğunu gördükçe kime çektiği belli diyordum Şağra’ya göz kırpıp. Sana biraz daha bahsetmek isterdim kızımızdan ama bu kadarı bile elimdeki kalemi bıçağa dönüştürüp kalbime saplama arzusuyla yanıp tutuşturuyor beni. Aslında, bu defteri onu anlatmak için tekrar elime almıştım ilk başta. Yazmak ve onu ölümsüz kılmak için. Ama yapamadım. Yıllardır seçimi ve geçimi yazı yazmak olan bu adamın kağıda yazamadığı ama yüreğine kazıdığı tek öyküdür Keyhan. Kısacık bir öykü, sonunu mutlu bitiremediği öykü.

Böyle diyorum çünkü Keyhan artık nefes almıyor, yaşamıyor. Kötü bir kaza yüzünden, benim yüzümden. Gezgin anne babanın tehlikeli yolculuklarından birinde olmadı bu olay.  Açık unuttuğum pencereden yedi kat aşağı düştü. Bu cümle kadar kısa, bir anlık. İki yıl geçti ama o günden beri gördüğüm tüm pencereler binaların gözleriymiş ve bana bakıp suçluyorlarmış gibi hissediyorum.  Betonun üzerinde yatan kızımın gözlerini açıp peltek konuşmasıyla ”şaka yaptım, baba” dediğini, ayağa kalkıp oyun ister gibi koşuşturduğunu hayal ediyorum hala. Peşinden gitmek için pencereden atladığım rüyalar görüyorum sık sık. Şağra’yı düşünüyorum sonra, sevdiğim kadını. Geçmişi unutmaya çalışmak ihanetle bir gibi geliyor bana. Kendimi öldürmek de öyle, ayrıca bir korkak gibi ölmek istemiyorum. Bu yüzden dünyanın dört bir yanında çocuklar için çalışan gönüllülerinin arasına katıldım, artık bu yüzden seyahat ediyorum, yakında Türkiye’de kuracağım dernek için deneyim biriktiriyorum. Özetle hikayem bu.

Bir korkak olarak yaşamaktan bunalmış olan sevgili süpriz kahramanım, söylediğim yalanlar için beni affet, seni azad etmemin vakti geldi. Artık defterin kalan sayfaları da, hikaye de senin.

                                                                                        

                                                                                               Sevgiler, Alkan

                                                                                       
                                                           

                                                                   2006- ANKARA
                                                                                                          




                    


        
        
        





 










 v



        
        
        





 












Beş Kardeş Derneği

Ben baş parmaktım.  Seni sen yapan şey Özündür unutma Çığlık atsan da Yalnız başına solma. Bir arayandım. Yıllardır öyl...